FATMACUK

Screenshot

Mengen. 1928 . Yeşillikler   arasında  bir  bucak. Ama ağzı alışmış insanların. Köy diyorlar oraya. Köprünün tam karşısında ev. İki katlı ahşap. Üst katta odalar var. Alt katta ahır. Evin insanları tüm Mengen halkı gibi çiftçilik yapıyor.

      Evin arka tarafında gündüz vakti aniden kuvvetli bir ışık parlar. Işık   kaklıkta  (1) parlamaktadır. Bir çocuk alev  alev yanmaktadır.  Ocaktan   kardeşine  kaynayan tencereden mısır almak isterken eteğinden yakalanmıştır ateşe. İki buçuk  yaşındaki    kardeşi Yaşar,   biraz   uzağında ağzı sonuna kadar açık avaz   avaz   ağlamaktadır. Çok korkmuştur. Kaklık yüksektir. Aşağıdan çaresiz bakan komşular gözleri yaşlı izlemektedir. Evin kapısı  kilitlidir.   Ev halkı tarladadır.

     Bir çocuk koşar tarlaya.  “Fatma   teyze   kızın yanıyor.” Fatma deli gibi koşar, adeta yuvarlanarak koşar. “Zeynep, Zeynep!” diye haykırır. Aklını yitirmek üzeredir. ”Allahım   Allahım”  diye inler. Koşar koşar koşar, yol bitmiyor bir türlü. Arada yuvarlanır yere. Kalkar, tekrar koşar. Peşinden tarladaki herkes en başta da kuması koşarak gelmektedir.

      Eve   gelmiştir.  Kapıyı açar, yamuk yumuk merdivenlerden uçarak çıkar. Kaklığa   koşar . Yanan   kızına   sarılır.  Kendisinin    de   yanacağını   düşünmez  o   anda. Arkasından   gelenler büyük  bezler  getirirler , ikisini de  sararlar. Beş yaşındaki Zeynep için çok geçtir artık.  Kızına   sarılan  Fatmacuk’tan  yükselen ağıtlar köyü inletmektedir.

   Yaşar  küçücük ,  minnacık , sığınmış bir köşeye. Korkulu gözlerle şaşkın  bakıyor  etrafa .  Ablası orada yatıyor yerde.  Ama   ablasına  hiç benzemiyor.  Kımıldamıyor, konuşmuyor. “Ocakta kaynayan mısırı alamaz mı artık?”

   Fatmacuk,   ölmek   istiyor . Dayanamıyor .  Düşünüyor    düşünüyor,   bir türlü başına gelenleri anlayamıyor.

     Fatmacuk, Yörükler köyünden gelin gelmiş, teliyle duvağıyla Beşler köyüne. 13 yaşında var yok. Kocası askere gitmemiş daha. Evde kocasının küçük kardeşleri, boy  boy . Anne çoktan göçmüş  bu dünyadan. Baba önce kendi evlenmiş sonra da Mustafa’yı evlendirmiş. Anasız, babasız çaresiz  Fatmacuk  da böyle  gelmiş bu eve.

   Neden adı Fatma olduğu  halde  Fatmacuk denmiş ona? Bir kere çok minik.  Yaşı da boyu da    minik.  Yürümüyor, hep koşuyor sanki.  Fatmacık’da   dememişler.  Köy ağzı Fatmacuk olmuş o.

     Önce baba daha sonra da    Mustafa  askere çağırılır. Vatan görevi. Mustafa yaşı   gibi   küçücük ,     ufacık    tefecik karısına sarılır. ”Kal sağlıcakla “ der,   ”Kardeşlerim    sana    emanet”

  Fatmacuk    küçücük   ama gayretli. Kocasının emanetlerine gözü gibi bakar. Bir gün mektup gelir. Evirir çevirir, zarfı açar.  Yazılar    vardır  ama  Fatmacuk  okuma bilmez ki. Kim okur bunu? Elbet bir bilen çıkar.

    Mustafa    ve   baba  Mehmet  Ağa şehit düşmüştür. Nerede şehit oldular? Ne zaman şehit oldular? Fatmacuk   bilmez  ki savaş nerede? Düşman   gelmiş ,  Çanakkale’deymiş   derler. Acep Çanakkale nerede?  Düşman    kim?   Moskof gavuru mu geldi ki?  Ağlamayı bilir   o .   Ağlar ağlar ağlar.

    Çok kısa bir süre sonra Mustafa’nın küçüğü iki erkek kardeş de askere çağırılır. Analık ise bebek kızını alıp çoktan köyüne dönmüştür.

    Komşular koşarlar. Aralarında karar verirler.  Fatmacuk  evde  kalsın, gitmesin.  Bu   çocuk  Hüseyin   ne olur sonra?  Hem  Fatmacuk    nereye   gidecek?   Gidecek   yeri    yok ki.

    Fatmacuk    şaşkın,  çok  şaşkın. Mustafa’nın kardeşi Hüseyin kocası olacakmış.  Olur  mu bu?   Olmaz    olmaz.  Dokuz yaşında o .   Hem   de altına kaçırıyor bazı  bazı uyurken. ”Olur olur, çok da güzel   olur ,  bir kaç sene bakarsın ona sonra nikah yaparız” der komşular.

 Birkaç sene geçer.   Nikah   da  olur. Hüseyin’de pek yakışıklıdır hani.   Fatmacuk   onu  çok  sever.  Acep Hüseyin’ de abla dediği  Fatmacuk’u    sevmiş midir?

1.Kaklık,Mengen ve çevresinde geleneksel  ilkel bir balkon.

Screenshot

1

Hüseyin


Yetim çocuk Hüseyin. Beş yaşında. Yıl 1909. Annesi doğum üzerine mi, yoksa çiçekten mi ölmüş bilmiyordu o. Babası yakın  köylerden  birinden tekrar evlenmiş. Genç anneden kalan boy  boy küçük  dört  erkek çocuğuna bir de çelimsiz kız çocuk eklenmişti böylece.

     Hüseyin küçüktü, annesizdi. Sevgi arıyordu. Ama yoktu. Hiç yoktu.

     Biraz büyüyünce sık sık ölen annesinin abisinin yanına koşuyordu. Ethem dayının evi bir çocuk için uzaktı. Ormandan geçerken  korkuyordu. Ama yine de evden kaçıp ,  Ethem dayıya geliyordu. Orada sevgi vardı. Öpülüyor, koklanıyordu. Güzel yemekler yiyordu. Keşke hep orada kalabilseydi.

      Baba Mehmet Ağa  evlenmişti. Bir küçük kız doğmuştu .Baba en büyük oğlu Mustafa’yı da everdi. Henüz delikanlılık çağına gelen Mustafa’ya  Yörükler köyünden bir çocuk gelin geldi . Ufacık tefecik, esmer ,neşeli mi neşeli bir kızdı bu. Güzel değildi ama kalbi öylesine güzeldi ki çocuklar çok sevdiler onu. Abla gelmişti eve. Her işe koşuyordu abla. Komşular ona Fatmacuk diyorlardı.

      Bir zaman sonra “seferberlik ilan edildi” sözü dolaşmaya başladı etrafta. Önce baba gitti. Sonra da  Mustafa askere çağırıldı.Yaşı kaçtı bilinmez. Ama düşmanla savaşacaktı. Nereye gittiler acaba? Çocuklar bunu hiç bilmediler. Fatmacuk  da bilmedi .O zaten hiç bir şey bilmiyordu ki.

      Baba’nın ve abi Mustafa’nın şehit haberi geldi bir gün. Ağlaştılar, ağlaştılar, ağlaştılar. Analık küçük kızını da alıp, köyüne döndü. Derken iki büyük çocuk da gitti askere. Savaş son hız devem ediyordu. Küçük büyük eli silah tutan herkes cepheye çağırılıyordu.

     Komşular duruma el attılar. Hüseyin’e “sen artık bu evin adamısın “dediler. “Fatmacuk’u   alacaksın.”  Hüseyin anlamadı. “Ablayı mı alacaktı?” Dokuz yaşında. Evde Hüseyin ve  Fatmacuk’dan  başka kimse kalmamıştı zaten.

      Fatmacuk’la  yatıyorlardı  artık. Bir gün geldi, karı koca oluverdiler. Hüseyin   Akbük köyündeki  dayıya gidiyordu yine de. Annesinin eviydi orası ne olsa.

     Yıllar geçti. Akbük  köyünden  bir gün elini sıkıca tuttuğu güzel bir kızla döndü Beşler mahallesindeki evine.

      Eziyme (Azime)gelmişti. Güzel mi  güzel , boylu poslu, endamlı Eziyme.  Dayının köyü üç beş haneydi zaten. Bu hanelerden  birinde ,Eziyme anası babası ölmüş, abisinin yanında yaşıyordu.

           İlk gördüğünde hoşlanmıştı Hüseyin’den. Yakışıklıydı Hüseyin. Uzun boylu güzel yüzlü. Ne  de  güzel gülüyordu. İkide bir Hüseyin’le yolda belde karşılaşıyorlardı artık. Hüseyin’de onu beğeniyordu. Kimsenin görmediği bir yerde Hüseyin onu öpüverdi. Sonra da elinden tutup eve getirdi.

      Fatmacuk  şaşırdı,  eli ayağına dolaştı, dili tutuldu. Hüseyin’i çok ama çok seviyordu. Anladı olayı. Gözyaşlarını tülbentinin altına gizlemeye çalıştı, başaramadı.

      Hüseyin Fatmacuk’a   kıyamıyordu  ama Eziyme’yede  aşık olmuştu. Eziyme  ise  hiç  umursamıyordu, Fatmacuk’a da acımıyordu. Evi hemen benimsedi. Şimdi Fatmacuk ne yapsındı?

Screenshot

2

Hüsniye


Mengen 1919.Babadan dededen kalan köhne evde bir bebek doğar. 15 yaşındaki Hüseyin baba olmuştur. Kendisi çocuk daha. Pek ilgilenmez bebekle. Aklı başka yerlerde. Arkadaşları ile gezinse ya da kahveye gitse…

   İki abi askerde. Baba ve büyük abinin şehit haberi gelmiş. Komşuların baskısı ile abla dediği yengeye nikâh yapmış. Hiç içine sinmemiş. Hüsniye küçük cılız bir bebek. Annesi tarlaya gidiyor, yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor, çamaşır yıkıyor. Hüsniye hep annesinin sırtında.

     Fatmacuk çok çalışkan. Her işe koşuyor. Hüseyin’i de çok seviyor. El üstünde tutuyor.

     Bebek büyümekte yavaş yavaş. İşin gücün arasında yürüyor, koşuyor. Sırttan inmiş artık. Anasının eteğinden tutan küçük kız.

     Buba buba diye sesleniyor ama Hüseyin görmüyor onu. Sevgisiz ortamda büyüyen Hüseyin’de sevgi yok ki. Fatmacuk ne kadar sevgi gösterse de Hüseyin aldırmıyor. Bacaklarına sarılan Hüsniye’yi zaten görmüyor.

     İlkokula gidiyor Hüsniye.1,2,3. Sınıflar bitiyor okul. O zaman ilkokul üç yıl. Evde anasının yardımcısı artık. Bir de kız kardeşi olmuş. Adı Zeynep.. Hüsniye tarlaya da gidiyor, evdeki işleri de yapıyor. Hüseyin küçük çerçi tablasında çorap, havlu,  iç çamaşırı, mendil satıyor.

     Derken Hüsniye’nin hamaratlığı ilgi çekiyor. Dünürcü geliyor. 12 yaşında Hüsniye. Damat adayı 25 yaşında koca adam. Karısı ölmüş doğumda.

     Hüseyin çok mutlu. Kızı evleniyor. Varlığını hiçbir zaman hissetmediği kızı ona para kazandıracak.

     Hüsniye korkuyor. Evden ayrılmak ürkütüyor onu.  Kardeşleri Zeynep ve küçücük Yaşar’dan ayrılmayı istemiyor. Hele anasından hiç. Evlilik nedir? İstemiyor. Anasına sarılmak istiyor.

     Bu arada Hüseyin Fatmacuk’a bir kuma getirmiş.  Fatmacuk üzgün, karalar bağlamış adeta. Bir de kızının gelin olması tuz biber ekiyor yarasına. Ama onu kim dinler?

    Hüsniye gelin olur, Hüseyin mutludur. Taş attı da kolu mu ağrıdı sanki.

     Hüsniye gelin olmuştur, süslü elbiseler içinde. Pırıl pırıl. Başında kırmızı süslü bir duvak örtülüdür. Belinde kalın kuşak. Başında fes. Fesin alın kısmında küçük altınlar var. Ama çocuk Hüsniye çok korkuyor. Düğün bitmiş, damat Hasan gelmiştir yanına.

    Hüsniye titremektedir. Elleri morarmıştır. Dişleri birbirine çarpmakta. Kalbi küt küt küt.

    Hasan yaklaşır. Duvağı açar. Çocuk gelini görür, utanır. Hüsniye ona çok korkan gözlerle bakmıştır. Yatıştırmak ister. Başına doğru uzanır eli. Hüsniye’nin başı ok gibi yana kaçar. Yine de yüz görümlüğünü takar. İyi kalplidir o. Halden anlar. Üzerini değiştirip, namazını kılar.

   Hasan yatağa uzanır. Hüsniye’ye seslenir. ”Sen de geceliğini giy ve yat der.” Korkma sana ilişmem.”

    Hüsniye Allaha şükreder. Hasan’a minnetle bakar.

3

Fatmacuk


Evden kaçmıştır Fatmacuk. 1930 lu yıllar. Üç yaşındaki oğlu Yaşar’ı geride bırakarak kaçmıştır. Gözleri kan çanağı. Yüreği çarpıyor, çok hızlı. Eli ayağı birbirine dolaşıyor. Zaten içe içe basan ayakları aceleden birbirine dolanacak gibi görünüyor.

   “Hüseyin görmesin, çarşıdan geçmeyeyim, arka sokaklardan gideyim.”  “Hah, Memet ’de orada” Koştu Fatmacuk. Ayağı taşa takıldı, tökezledi. ”Neyse düşmedim ,“Sevindi.

     Memet sımsıkı sarıldı Fatmacuk’a. ”Deyzemm. ”Memet ablasının oğlu Fatmacuk’un. Telli Hanım anası, Yörükler köyünde. Fatmacuk’la yeğen Memet  Yörükler’e  doğru yöneldiler.Yarı koşarak, yarı yürüyerek köye vardılar.

     Abla Telli Hanım koşarak karşıladı talihsiz kardeşini. Sarıldı, sarıldı.”Gız ne oldu sana, he?” “Dayanamıyorum artık aba!” diyerek yere yığıldı Fatmacuk.

     Bıkmış,  usanmıştı. Kuma çok üzüyordu. Hüseyin’i almıştı ondan. Bir gece Eziyme ile, bir gece  Fatmacuk’la  yatıyordu Hüseyin. Kendine göre Fatmacuk’u da seviyordu, kırmıyordu. Sıra Fatmacuk’a geldiğinde,  daha yatağa girmeden Eziyme kapının eşiğine mangalı ile çöküyor; elindeki demirle mangalı sabaha kadar sesli sesli karıştırıyor, ne kendi uyuyor, ne de onları uyutuyordu.

    Hâlbuki Fatmacuk ne hayallerle geliyordu yatağa. Hüseyin onu sevsin, okşasın, sarılsın, bağrına bassın, öpsün istiyordu. Ama ne mümkün?  “Eziyme ah Eziyme ”Sanki Fatmacuk kuma gelmiş eve.

    Ertesi gün daha da kötü. Eziyme’de bir surat bir surat. Hüseyin erkenden kahveye kaçıp kurtuluyordu. Ama Fatmacuk, ah Fatmacuk. Ne yapsın. İşe güce vuruyordu kendini. Evde yemek, bulaşık, derede çamaşır, sonra koş tarlaya. Hava kararırken dön eve. Yemek yenecek, fakirlik diz boyu.

    Yaşar var evde. Anam diye sarılıyor Fatmacuk’a. Çok güzeldir Yaşar. Sarışın, ela gözlü. İyi beslenemiyor o. Fatmacuk ’un sütü de yok ki. Çok seviyor anası Yaşar’ı. O da anasını. Az ayrı kalsalar özlüyorlar birbirlerini. Fatmacuk Hüsniye’yi de özlüyor, ölen yavrusu Zeynep’i de.

       Ama artık sabredemiyor Fatmacuk. Kaçmıştır evden. Geride üç yaşında Yaşar’ı bırakmıştır. Düşündükçe burnunun direkleri sızlamakta. Telli abla ”iyi ettin, iyi ki kaçtın ”der. Fatmacuk sesli ağlamakta, Yaşar, Yaşar diye inlemekte. Sonra düşünür, Eziyme bakar Yaşar’a diye avutur kendini.

      Yeğen Memet İstanbul’da Çam Ailesinin evinde aşçılık yapmaktadır. Gençtir, iyi bir iş bulmuştur. Aile onu sevmektedir. Fatmacuk’u yanında götürmek ister. “Yeter çektiklerin” der. Fatmacuk hıçkırarak sorar. ”Yaşar, Yaşar ne olacak? Yaşar kaldı orada.”

      Memet acır, teyzesine. Ama yapacak bir şey yoktur.

      İstanbul. Fatmacuk için yeni bir hayattır İstanbul. Neresidir burası? Koca koca camiler. “Deniz” derler, Fatmacuk’un köyündeki dereye benzemez hiç. Çok ama çok şaşkındır Fatmacuk. Hele denizin üzerinde yüzen sandallar… İçinde insanlar da var. Otomobilleri görür. Daha da şaşırır. Ne kadar da kalabalık. Evler de çok güzel. İnsanlar farklı giyinmişler. Çam ailesinin evine varırlar. Evin eşyaları bildiğinden ne kadar da farklıdır. Tavanda elektrik lambalarını görür. Gözlerini alamaz bir süre. Fatmacuk aşçı yeğenine yardım edecektir. Karın tokluğuna.


1930-1940 yıllarında İstanbul

4

Minik Yaşar..


Fatmacuk kaçmış evden. Yaşar minicik. Üç yaşında. Ana ana diye ağlıyor. Gözleri ağlamaktan şişmiş, kızarmış. Salya sümük birbirine karışmış.

    Küçük adımları ile evin her yerinde anayı arıyor. Yok yok yok… Sonunda bir köşeye siniyor, sessiz. Korkmuş, ürkmüş.

    Analık mutlu, havalara uçuyor. Nihayet Hüseyin onun. Sadece onun. “İyi ki gittin be Fatmacuk” diye söyleniyor arada kendi kendine. ”Fatmacuk keşke şu Yaşar’ı da yanında götürseydi” diyor. Ama götürmemiş işte. Neyse ne diyor analık Eziyme. “Bakarım el kadar çocuğa.”

   Birazdan Hüseyin geliyor. Yaşar’ı görüyor köşede. Aldırış etmiyor. Yaşar’da kim? Ne önemi var Hüseyin’in yanında. Annesi de kaçmış.

    Rahatlamış Hüseyin. İki kadın arasında bunalmış, kaç yıldır. Eziyme çok kıskanç. Hem Fatmacuk’a hem de Hüseyin’e dar etmiş dünyayı.

    Yaşar’ı kim sevecek artık? Kim “oğlummm”  diyecek? Kim “oğlum” diyerek bağrına basacak? Ablası aklına geliyor. Hüsniye. O da gelin olmuş, gitmiş. 12 yaşında.

   Sofra kuruluyor. Yaşar aç. Koşuyor sofraya. Bir uca sığınıyor. Küçücük elleri ile yemek kapmaya çalışıyor. Ortada bir tabak. Zor uzanıyor. Baba kızıyor. “Ekmekle ye Yaşar; ekmekle “. Hayatı boyunca bu ses kulaklarında çınlıyor Yaşar’ın, her sofraya oturuşunda. Sanki herkes ona ekmekle ye der gibi geliyor; hep ekmek yemeye çalışıyor.

   Yaşar yalın ayak başıkabak misali sokaklarda oynuyor. Yarı aç yarı tok. Anasını özlüyor. Geceleri bir köşede korkarak uyuyor. Anasının bir tülbendi göğsünde saklı. Bir keresinde abla dediği analık “bu da ne” diye almak istemişti de Yaşar yeri göğü yıkmış, feryat figan ağlamış, vermemişti tülbendi.

   Yıllar yıllar geçer böyle. Yaşar okula başlar. Defter yok, kitap yok, kalem yok. Yok Yok. Yok. Öğretmen hemen fark eder Yaşar’ın zekâsını ve çalışkanlığını. Babasını çağırıp konuşur.

Babası, Yaşar evde yokmuş gibi davranmaktadır. Derken Eziyme’nin önce bir kızı Sakine;  sonra da bir oğlu olur. Aman aman aman, bu da kimmiş? Evin Prensi doğmuştur. Cevat. Hüseyin ve Eziyme çok mutludurlar.

      Yaşar derslerine çok çalışır. Kış vakti erken kararır ortalık. Yaşar’ın dersi bitmez. Lambayı söndürür abla Eziyme.”Yat artık yat” der. ”Başbukan mı olacan, ne olacan?”

      Beş yıllık ilkokul biter. Ablasına koşar Yaşar. Hüsniye’ye. “Bir yol parası lazım bana” der. Zonguldak’a amcası Hasan’ın yanına kaçacaktır. Babası ile amcasının arası açıktır.11 yaşında Yaşar. Sevgisiz, ilgisiz, sığıntı gibi yaşadığı evden kaçacaktır.

     Abla Hüsniye 21 yaşındadır artık. Çocukları vardır. Kocasından utana sıkıla ister parayı.

       Yaşar alır parayı. Kaçar amcasının yanına. Bir kereler amca ile yenge Mengen’e gelmiştir. Yaşar’a da çok sevgi göstermişlerdir. Unutamaz Yaşar o anları. Sevgiye ve ilgiye koşmaktadır.

    Amca ve yengenin bir tane oğulları vardır. Onun büyüğü, gemi yolculuğu sırasında denize düşmüştür. Yaşar’ı bağırlarına basarlar. Çok severler. Allah oğullarını almıştır ama onun yerine oğul vermiştir. Yaşar, onların yanında hiç görmediği sevgiyi görür. Çok mutludur artık. Ama anasını hatırlar bazı bazı. Gözlerinden yaşlar boşanır.

     Hüseyin üzülmez. Sofradan bir kaşık eksilmiştir. Amcasına gittiğini öğrenir. Rahatlar yine de.


Zonguldak’da Yaşar

5


Fatmacuk İstanbul’da

Yeğeni aracılığı ile Çam ailesine sığınan Fatmacuk, çok sevilir bu evde.Ufacık tefecik ,yürümeyen koşan, koşarken insana yuvarlanıyormuş hissi veren çok neşeli ,bol kahkahalı daima mutlu bir kişidir Fatmacuk. Tek bir derdi vardır. Yaşar’a duyduğu özlem.

Maaşlı değildir Fatmacuk. Eline koluna sıkıştırılan beş on kuruşa deli gibi sevinir. Yaşar’ına düğün yapacaktır. Saklar bir yerlerde. Biriktirir. Yaşar daha üç yaşında. Ne düğünü?

Yıllar yılları kovalar. Köyden bir haber gelir. Kocası olacak Hüseyin haber salar.”Gel de oğlanı everelim.”Nasıl bir hesap içindedir Hüseyin? Bunu düşünmez Fatmacuk. Habere çok sevinir. Yıl 1946. Yaşar 18 yaşında. Fatmacuk çok özlemiştir yavrusunu. Ağlamaya başlar. Yumuk yumuk ,çekik gözleri ağlamaktan şişer. Sevinç gözyaşları.. Uzun yıllardır biriktirdiği bahşişleri toparlar ,sakladığı yerden. Hanım’dan izin ister.Hanım da katkıda bulunur düğün parasına.

Köye koşar Fatmacuk. Yavrusuna ,Mengen’e. İner arabadan. Etrafa bakar.Ne kadar da küçükmüş köy der. On beş yılda da hiç bir şey değişmemiş der içinden.

Yavru Bolu’dan çağırılır. Amcasına daha fazla yük olmak istemeyen Yaşar, Bolu’da Karayollarına işçi olmuştur. Çok yakışıklı bir delikanlıdır Yaşar. Sarışın, ela gözlü, orta boylu, zayıf. Yaşar havalara uçar. Anası babası nihayet onun için bir şey yapacaktır. Evlendireceklerdir onu.Yalelel yalelel, oynamaya başlar birden. Herkes şaşırır.Neşeli bir kişiliktir Yaşar. Annesi gibi.

Hüseyin Akbük köyüne koşar. Ethem dayısının torunu Katip Ahmet’in kızını ister oğluna. Firdevs. Güzel Firdevs.Becerikli, hamarat, terbiyeli, dürüst ve mert bir kızdır Firdevs. Ama evlilikten, evinden ayrılmaktan, kardeşlerinden kopmaktan çok korkmaktadır. Ondört yaşındadır henüz.

Firdevs’i kim dinler. Düğün dernek kurulur. Ethem dayı çok mutludur. Kızkardeşinin torununa ,torununun kızını gelin vermektedir. Firdevs ve Yaşar, iki çocuk evlenir.

Hüseyin hayaller kurmuştur. Tarlada tapanda Firdevs çalışacak. Eziyme rahat edecek. Yoruldum diye dır dır edemeyecek.Kendisi de rahatça kahvede altmışaltı atacak, akşam yatağa girince Eziyme onu mutlu edecek. Ohhh.Hayat ne güzel..

Ama hayaller gerçek olmaz. Düğün sonrası Yaşar, karısını alıp, Bolu’ya götürmek ister. Hüseyin çok sinirlenmiştir. Gerçi düğünde dernekte elini cebine atmamıştır ama yine de evermiştir Yaşar’ı. Önlerine geçer. Onların ellerinde ne varsa alır zorla , yere atar.Bir kat yatak yorgan, bir kaç kap kacak.Firdevs’in çeyizi işte. El işlemelerini de atar yerlere. En son Firdevs’in başındaki fese takılır gözü.Küçük altınları vardır fesin .Uzanır eli , fesi koparırcasına alır başından Firdevs’in.

Firdevs’in gözlerinden yaşlar boşanır.Babası takmıştır fesi ona..Yaşar anlayışla bakar ona .Elini tutar. “Üzülme “der.”Daha güzellerini alırım sana”. Hüseyin delirmiştir şimdi. Bağırıp çağırmaya başlar. Yaşar dik durur. Eli kolu boş , tutar karısını elinden , kaçırır oradan..

Fatmacuk ise İstanbul’a dönmüştür çoktan. Çok kısa bir süre sonra askere çağırılır Yaşar. İstanbul Rami. Karısını da alır yanına. Gider İstanbul’a. Onbeş yaşındaki Firdevs İstanbul’la tanışır. Gözlerine inanamazlar Yaşar ve Firdevs. Yaşar ,Zonguldak görmüştür ama Firdevs bir dağın eteklerinde kurulmuş köyünden ve Mengen’den başka bir yer görmemiştir. Severler İstanbul’u.

Çam ailesi Firdevs’i de alır. Bol gönüllü insanlar. Firdevs çok çalışkandır. Her işe koşar. Her şeyi öğrenir. Çok da zekidir. Bir müddet sonra o, kibar bir hanımefendi özelliklerini kazanır. Konuşmasını düzeltir. Fatmacuk bile şaşırır olaya. Firdevs, konuşması, oturması, kalkması ile bir köy güzeli değildir artık.

Nihayet biter askerlik. Karısını ve anasını alır yanına Yaşar, döner Bolu’daki işine. Karayollarında işçidir. Bir iki yıl geçer. Yaşar hastalanır. Karnı şişer. Yatağa düşer. Mengen’e dönerler. Baba evine sığınırlar. İstemeyerek kabul eder onları Hüseyin. Ele güne karşı diye düşünmese belki de almazdı kapıdan içeri. Karısını alıp, Bolu’ya gittiği için kızgındır oğluna.

Bir odaya sığınırlar. Ana oğul ve gelin. Ev halkından hiç kimse kapılarını açmaz. Hal hatır sormazlar. Hatta evin Prensi , yatakta yatan Yaşar’a elinde bıçakla saldırır.” Defolun” diye bağırır da anası Eziyme zor yatıştırır, Prens’ini. On beş yaşında bir genç Cevat. Abisine o da kızgın nedense.

Yaşar, zatülcenp olmuş.Ölümü beklenir. Zonguldak’ta bulunan amca, Kömür işletmelerinde küçük bir memurdur. Ama her hafta otobüsle bir sepet yiyecek yollar Yaşar’a. Sevgili oğluna. Sebze meyve, bazen et veya tavuk. Firdevs’in babası Mengen’de zabıta memurudur. O da köyden gelirken , süt, yoğurt, yağ getirir.

Hasta odasında birden bir mucize olur. Koyu bir kış günü odaya güneş doğar. Yaşar’ın bir kızı olmuştur.. GÜLER

Bolu

Bolu Borazanlar Mahallesi

6

Güzel bir bebek olarak doğar Güler. Siyah kıvırcık saçları,kocaman siyah gözleri, pembe yanakları, küçücük ağzıyla anne ve babasının gözdesi, prensesi olmuştur.

Çok da nazlıdır Prenses. Bir kaç aylık olup da bir şeyleri anlamaya başladığında, çok duygusal bir yapısı olduğu da hemen anlaşılmıştır.Dudağını büker, gözlerinden yaşlar akar ki öyle, kıyamazsın ..

Bebek, tam bir cumhuriyet adamı olan babanın omuzlarında hoplayarak, şefkatli, çocuğunu çok seven ama disiplinli bir annenin gözetiminde yaşayarak yıllarını geçirir.

Tabaklar Mahallesi



Anne ,üzerine titrer çocuğun. Sokağa bırakmaz. Camdan sokakta oynayan çocukları izleyen Güler , ses çıkarmaz. Annesi ne derse o. “Sokağa çıkayım mı” bile demez. Zamanla sokaktan korkar . Şimdi bir yetişkindir ama yine de sokakta korkarak yürür.

Kırk yılda bir babaanne ile sokağa çıkmasına izin verir annesi. Bu gezilerin neredeyse tamamında minik bir kedi ile dönerler eve. Annesi memnun olmaz ama, ses çıkarmaz. Nedense minik kediler hep çiş yaparlar etrafa. “Koş babaanne koş “diye feryat eder Güler . Sabah olduğunda minik kediler hep yok olur. Kaçmışlardır.

4-5 yaşlarına gelmiştir Güler . Eve her gün gelen Hürriyet gazetesinin önemi büyüktür çocuk için. Gazetede yaşayan Fatoş’la Basri’nin hayranı olmuştur.”Anne,anne ” diyerek Fatoş’la Basri’nin maceralarını okutmak ister.

Günlerden bir gün bir akraba teyze ile kızı eve yatılı gelirler. Teyze ebedir. Gündüzleri ebe hanım işe gider ,kızı akşama kadar ağlayarak evde onu bekler. Akşam yemeğine ebe hanım, bekar ebe arkadaşları ile gelir. Yemekten sonra yuvarlak masa ortaya gelir. Ebe hanımlar, babası, dayısı hep beraber masaya otururlar. Çok neşeli bir şekilde bağır çağır, bir takım küçük kağıtları masaya atarlar. Güler , onları hayretle izler. Alışkın değildir. Annesi Firdevs çay,pasta servisi ile görevlidir. Oyuna dahil olmaz.

Ebe hanım, oyun öncesi 2-3 yaşlarındaki kızının gönlünü hoş etmek ister. Onun gönlünü hoş edecek tek şey , Güler’in gözünden bile sakındığı oyuncak bebeğidir. Babaanne ile Güler ,bebeği bir yerlere saklamışlardır ve yerini söylemezler.Büyük bir arama tarama sonunda , bebek bulunur. Bazen bir baca içinde, bazen bir divan altında ..

Bebek ,yakın zamanda annesi tarafından hediye edilmişti Güler’e. Bebeği gördüğünde tüm vücudu baştan aşağı tir tir tiremişti.Zaten büyük olan gözleri daha da büyümüştü. Küçücük kollarını uzatıp,bebeği almış,sımsıkı sarılmıştı. Yüzü taş bebek, elleri ve ayakları porselen, kol bacak ve gövdesi bezden bir bebek. Özenle dikilmiş elbisesi.

Güler’in yaşlı gözleri önünde akraba çocuk, bebeği hırpalar. Güler her seferinde şok yaşar. Annesi sessiz izler. Babaannenin üzüntüsü yüzünden okunur.

7

İlk okul


Güler, nereden öğrendi , bilinmez ama “okula gideceğim “diye evin içinde söylenir ,durur. Sonunda baba dayanamaz ve alır çocuğu yanına kayıt için Sakarya İlkokulu’na gider.

Sakarya İlkokulu Bolu’nun seçkin okullarından biridir ve eve en yakın olanıdır. Fakat çocuğun yaşı tutmaz ve kayıt olamaz. Altı yaşındadır, ağlamaya başlar. Baba kıyamaz kızına ve yaşı tutmayan çocukları kayıt eden bir okul arar. Sakarya İlkokulu’nun alt katında yer alan Cumhuriyet İlkokulu’nun altı yaş çocuklarından bir sınıf oluşturduğunu öğrenir. Koşa koşa gider baba kız. Kayıt olur Güler.

Anne her gün okula taşır kızını. Okul açılalı bir iki ay olmuştur. Mucize olur aniden. Güler’i, annesi gazetede Fatoş ve Basri’yi okurken görür. Baba Yaşar , havalara uçar adeta. Anne, sessiz , içinden çok sevinir, belli etmez.

Güler ‘in öğretmeni, çalışkan ve sevecendir. Bilgilerin yanında görgü kurallarını da öğretir. Güler hayrandır öğretmenine. Beyazlaşmaya başlayan sarı, kıvırcık saçları, mavi gözleriyle Balkan göçmeni bir güzeldir Vasfiye hanım..

Güler , küçük yaşında ölüm denen korkunç bir acıyı öğrenir . Öğretmeni hastalanır ve hayatını kaybeder. Ölüm nedir? Öğretmeni nereye gitmiştir, hiç ama hiç anlayamaz. Ama her zaman öğretmenini hatırladığında bir sızı hisseder içinde.

Daha sonra torpil diye bir şeyle tanışır. Sakarya İlkokulu öğretmenleri , alt katlarında yaşayan Cumhuriyet İlkokulu’nun sınıflarını da istiyorlarmış diye bir söylenti çıkar. Çünkü üst kat dar geliyormuş.

Güler’in bilemediği bir sebepten, Bolu’nun üst bürokrat ailelerinin çocukları Sakarya İlkokulu’nda okuyormuş. Vali’nin çocuğu bile.

Sonunda çare bulunur. Cumhuriyet İlkokulu’nun 4 ve 5. sınıfları Öselek mahallesinde Atatürk İlkokulu ‘na gönderilir. Sakarya okuluna torpil yapıldı derler. Torpil nedir? Güler bunu da anlayamaz. 4. sınıftadır ve yeni okul, evine çok uzaktır. Halinden şikayetçi olmaz. Elindekilerle yetinmeyi seven, genelde hayata pozitif bakan bir çocuktur o.

  1. Sınıf, Güler için şanssız bir yıldır. Kardeşi doğar, Ethem. Kendisinden bir kaç yaş büyük teyzesi Öğretmen Okulu’na okumaya gelir. Teyze de kendi evinin en küçük çocuğudur. Evinin prensesidir. Bir abla, bir de kardeş gelmiştir eve. Güler, artık prenses değildir. O’na olan sevgi ve ilgi azalmıştır. Sokakla da tanışır. Annesi onu artık oynaması için sokağa bırakmaktadır. Uzun saçları kısacık kesilir.

Çok duygusaldır Güler , demiştik. Prenseslikten düşmesi ona iyi gelmez. Kimse görmeden gizli gizli ağlar. Nedeni bulunamaz ama 5. sınıfın başında korkunç bir hastalık gelir Güler’e. Guillain-Barre. Kısmi felç yaşar.

Güler, hastalandığı için hiç üzülmez. Çok ama çok mutludur. Kendisine olan sevgi ve ilgi geri döner gibi olmuştur. Ama eski Prenseslik günlerine hiç bir zaman kavuşamaz.Tedavisi Ankara Hacettepe hastanesinde yapılır ve iki ay sonra evde bayram havası eser. Güler , yürümeye başlar.

8
Güler, artık evin gözdesi değildir. Kardeşi Ethem sarışın, ela gözlü çok tatlı bir bebek .. Evde her işe koşan ve ablası Firdevs’in sağ kolu haline gelen Güler’in teyzesi Aysel..

Güler, evde ne kardeşe, ne de teyzeye yaklaşmaz. Teyze çok çalışkandır.Köyde her işe koşmaya alışmıştır. Güler’e bir iş yaptırılmamasına şaşırmaktadır. Firdevs ise bu duruma bir çare bulur. “Güler hastalık geçirdi,ona iş söylemeyelim”der.

Evin içinde gölge gibidir Güler . Anne’sinin çok işi vardır,çokkk. Ev kalabalık. Yaşar, Firdevs, Güler, bebek Ethem, teyze Aysel , babaanne Fatma. Her pazartesi Mengen’den Bolu’ya işleri için gelen hemşeriler. Yemek, bulaşık, çamaşır, soba, temizlik, bebek bezleri..

Yaşar ise çok değişmiştir.Eğlence arayan seven yanı ortaya çıkmış, eve köye uğramaz olmuştur. Artık eve geç geliyor, arkadaşları ile içkili mekanlara takılıyor. Firdevs ile arası açılmış. Ne kızını, ne bebeği gözü görmüyor.

Baba, her şeyin kolayını arar olmuş. O ara öğretmenler için yeni bilgiler gelir kulağına. İnanmak ister, sevinir. “Öğretmen önemli bir hastalığa yakalanırsa devlet onu, iyileşsin diye Avrupa’ya bile yolluyormuş. “

Bu haberden sonra baba için kızını öğretmen yapmaktan başka bir amaç kalmamıştır. Öğretmen okuluna girmenin de şartları vardır. En önemlisi de köy ilk okulunu bitirmektir. Sonuçta öğretmen okuluna çocuğunu orta ikinci sınıfta başlatmayı başarır. Çocuk, ağlar, sızlar, gitmek istemez. Kim dinler onu? Kısa yoldan eli ekmek tutacak. Ev halkı mutlu. Güler çok mutsuz..

Baba küçük bir memur. Bolu’da küçük bir şehir. Bu sebepten küçük memur evini geçindirmekte zorlanmaz.Bu arada İstanbul Karayollarında çalışan dayının önerisi ile küçük memur için İstanbul Karayolları’nda çalışması için bir davet gelir. Evde herkes havalara uçar. Güler’de çok sevinir. İstanbul,rüyaların şehri. Orada yaşamak nasıl bir şeydir acaba? Firdevs, eşinin haylazlıkları son bulacak diye de mutludur.

Baba bir karar verir. Güler ,İstanbul’a gidemez. Neden ? İstanbul’da öğretmen okulu iş yerine çok uzaktır. Orta okula devam etse? Olmaz, tekrar orta ikinci sınıfı okuması gerekiyor. Orta okullar yönetmeliği böyle .

Güler nasıl kalacak Bolu’da. Orta üçüncü sınıfa iyi ile geçmiş. Yatılı hakkı kazanmış. Sorun çözüldü. Güler’in morali çok bozuk. Derken Güler’in kedisi ne olacak demezler mi? “Sokakta kalsın. Komşuya da emanet edelim “derler. Güler bütün bu kararlara karşı sessiz. İçi kan ağlıyor. Kedi sokakta ne yapar? Güler yatılı okulda kalmaktan da çok korkmakta. Şok yaşıyor.

Günlerden bir gün taşınma hazırlıkları bitince, aile kamyona biner, bilinmeze yolculuk başlamıştır. İstanbul’a gidemeyen Güler ve teyzesi, Güler’in kedisi gözleri yaşlı ve üzgün ..

9

Yatılı Okul

Güler orta üçüncü sınıf. 13 yaşında. Çok korkak ve ürkek. 10 yaşına kadar sokağa adım atmamış, camdan oyun oynayan çocukları izlemiş. Okulda tek başına ne yapacak? Kalbi küt küt atıyor..

Orta ikinci sınıfa gündüzlü başladığında sınıf arkadaşları çok ilgi göstermişlerdi ona. Bir çok kişi yanına oturması için çok sıcak bir şekilde çağırıyordu.Sonunda Meliha ile Nimet’in ortasına yerleşti. O da ne ? Önündeki sırada daha önce görmediği tarzda bir arkadaş var. Zümrüt. Açık sarı saçlı, masmavi gözlü, uzun boylu ve çok güzel..Güler hayran oldu bu arkadaşa. Sonraki günlerde tüm isteyen arkadaşlara evden kitaplar, bakkaldan ne isterlerse taşımaya başladı. En çok da Zümrüt’e. Anne ve babası öğretmenmiş,iki tane erkek kardeşi varmış. Orta ikide sınıfta kalmış. Ama çok zeki. Yani o, bir tane. Güler’in sınıfta karizması süper..

Orta üçüncü sınıfa geldiğinde çok şaşırdı Güler. Sınıfın öğrencilerinin dörtte üçü başka sınıfa alınmış. Hiç tanımadığı arkadaşlar çoğunluk. Güler’in karizma sıfır. Birlikte oturduğu Meliha ve Nimet’ de başka sınıfa gönderilmiş. Şimdi kiminle oturacak? Birden boş bir yer gözüne ilişir. Arkadaşın yanına oldukça çekingen ve ürkek yaklaşır. ” Yanınıza oturabilir miyim “der.Arkadaş çok sevecen bir şekilde “tabii otur, Muhsine ben “der,

Allaha şükür , Zümrüt gönderilmemiş başka sınıfa. Bunu fark edince sevinir Güler. Zümrüt’le modaya uyarlar ve samimi arkadaş olurlar.Artık her yere birlikte gidiyorlar. Yemekhaneye, kütüphaneye, iş atölyesine, ev işi atölyesine, spor salonuna, bahçeye, Güler bu durumdan çok mutludur.

Ama sınıfta Güler’le çok ilgilenen bir başka arkadaş vardır. Onu da sever Güler . Adı Gülser.

Artık yatılı bir öğrencidir Güler. Devlet memuru olan babası , kendi isteği ile Bolu’dan İstanbul’a tayin olmuştur. Güler yatılı olarak okulda kalmış, çok acı ama Güler’in kedisi de komşuya emenet edilerek sokağa bırakılmıştır.

Ailesine çok kırılan Güler, onlara mektup yazmaz. Bir kaç ay geçince ,İstanbul’dan babası Eğitim Şefi İhsan Beye ulaşır. Durumu anlatınca Güler Eğitim Şefi’nin odasında ,onun söylediklerini ailesine yazmak zorunda kalır ve Şef mektubu, hatta mektupları kendi eliyle postalar.

Farkında olmadan ailesini kendince cezalandırmaktadır. Derslerine çalışmaz.Sıra eşi küçük küçük yazılar yazıyor. Oda yazmaya başlar. Eteklerinin altına koyarlar. Kopya yani. Güler çok korkak olmasına rağmen buna nasıl cesaret etti? Anlaşılmaz. Bugün bile sorunun cevabı Güler’de yok.

Kopyadan ne kadar yararlandı? Çekerken nasıl kıpkırmızı oldu? Öğretmen , her kimse onu neden yakalamadı? Özellikle tarım öğretmeni Şeref bey için hazırlanıyordu kopyalar.

Güler’in korkunç bir kabusu vardı. Beden Eğitimi dersi. Bir türlü olmuyordu, olmuyordu işte. Gece rüyalarına giriyordu. Bir çare bulamıyordu.

10

Beden Eğitimi Dersi. Ders değil, kabus sanki. Geçmişi düşününce sanki bütün hafta tüm dersler Beden Eğitimi dersiymiş gibi geliyor Güler’e. Orta birinci sınıfta Bolu Lisesi’ndeydi . Beden Eğitimi dersi mutlaka vardı orada da . Ama sanki hiç yaşanmamıştı Güler’in hayatında.

On yaşında çok önemli bir hastalık geçirmişti ya. Hastalık kol bacak ve bel sinirlerinde harabiyet bırakmıştı. Bu şartlarda Öğretmen okulunda okutulmaması gerekiyordu. Babası işte bunu düşünememişti. Çünkü eski öğretmen okullarının en önemli üç dersi Beden, Müzik ve Resimdi.

Babası kendince sorunları konuşarak , çözerim diyen insanlardandı. Kızını öğretmen okuluna verince Beden Eğitimi öğretmeninin karşısına geçip, hastalık hakkında bilgi vermişti. Anlayış beklediğini ifade eden cümle ile sözlerine son vermişti.”Hocam sizin de çocuğunuz var.”

Öğretmen Gülsen Hanım genç ve güzel bir hanımefendiydi. Kendisinden beklenmeyen bir tepki verdi.”Ne demek istiyorsunuz beyefendi? Benim çocuğumda mı hasta olsun?” Sonra yürüdü gitti.

Sonra ne mi oldu? Neler olmadı ki ? Kabus başladı. Öğretmen sınıfa gelip, Güler’le tanıştı. Şimdi doğruya doğru. Ona hiç kötü davranmadı. Ama sınıfta Güler hiç yoktu. Hiç ilgilenilmeyen ,başarılı olmadığı için zayıf not verilen, başarması için hiç yardım edilmeyen bir çocuk.

Bazı Beden eğitimi derslerinde eski stadyum olan okulun yan tarafında yer alan arazide öğretmen , öğrencilere koşu yaptırırdı. Güzel ve yararlı . Ama Güler’in kendini aşağılanmış hissettiği bir olay. Tüm sınıf ikinci üçüncü turda ama Güler birinci turda. Nefesi tıkanıyor, koşamıyor . Öğretmen kayıtsız, görmezden geliyor. Yirmi beş yaşındayken Güler, neden koşamadığını öğreniyor . Kalbi doğuştan delikmiş.

19 Mayıs hareketlerine hiç çıkamadı Güler . Aşağılanmış hissediyordu. Gülsen Hanım , belki bayram merasimlerine de çıkarmazdı ama hasbelkader bando takımına seçilmişti Güler. Bayram merasimlerine böylece hep katıldı.Şimdilerde onu bandoya seçen müzik öğretmeni Şenel beyi rahmetle anıyor.

Güler ,yatılı okula verildiği için ailesine içinden çok kırgındı. Bunu sesli olarak ifade etmesi ise belki on beş belki yirmi yıl sonra oldu. Orta üçüncü sınıfta ve lise kısım birinci sınıfta (okul 4.sınıf diyordu) hiç ders çalışmadı, hiç. Sadece tek bir dersi çalışıyordu, sadece ve sadece Beden Eğitimi.

  1. sınıfta eve dokuz zayıfla gitmişti de babası kendi saçını başını yolacak duruma gelmişti.Hoş , biraz da keldi, hangi saçı yolacaktı? Anne dokuz zayıfı görünce birden olayı kavradı. Çocuk kırılmıştı ve ders çalışmıyordu. Kızına şubat tatili boyunca çok iyi davrandı. Çok sevgi gösterdi.

Şubat tatilinde evde düz takla ,ters takla, amuda kalkma çalıştı Güler.İşin ilginç yanı bu derslere 65-70 yaşları civarında olan baba annesi de çok büyük hevesle katıldı. Birlikte çalıştılar. Baba anne çok yetenekliydi.

Çocuk tatildeki anne sevgisinin etkisi ile okula dönünce zayıfların bazılarını hedef aldı, çalıştı. En çok Beden Eğitimine çalıştı tabii. Zayıfların üçünü kurtardı. Kaldı altı zayıf. Fizik dersi olmuyor bir türlü. Sınıfa bir baktı, bazıları yazılı öncesi, Güler’in yakından tanıdığı küçük kağıtları hazırlıyorlar. Sordu onlara? ” Yazılıda bunları soracağını nerden biliyorsunuz?” “Biliyoruz “dediler. Nereden ve nasıl biliyorlardı acaba??

Güler ‘de küçük kağıtlar hazırladı.Harita metot defterinin kaplığı ile defterin kapağı arasına hepsini yerleştirdi. Ne cesaret? O sorular çıkmazsa ne olacak?Öğretmen iyi niyetli bir insandı. Yazılı kağıtlarının altında defter kitap olmasına izin veriyordu. Yazılı kağıtlar dağıtıldı. O da ne? Cevapların hepsi de Güler’de var. Korkudan soruların hepsini çekemedi ama zayıf almadı. Karneye zayıf gelmedi.

Sene sonunda beş dersle öğretmenler kuruluna girdi. Bir tanesi Beden eğitimi . Orta ikinci ve üçüncü sınıfta da Beden eğitimi zayıftı ama sürpriz olmuş ,öğretmen son anda geçer not vermişti. 4.sınıfta ise kurul Beden eğitimini kurtararak, dört dersten ikmale kalmasını sağladı.

Şimdilerde böyle kurul , ikmale kalmak gibi durumlar yok. Eskiden sınıf geçmek çok zordu, şimdi ise sınıfta kalmak yok.

Yıllar yıllar geçti. Ailesi Ankara’da oturuyor, Güler evli,çocuklu.Ailesini ziyarete gelmiş.Kapı çaldı.Kim gelmiş?Bolu’dan akraba Recep amca. Evde herkes sevindi. En çok da Güler sevindi. Çünkü Recep amca ile bir sürü macerası var. Babası eve köye girmediği için ilkokul matematik sorularını Recep amca ile çözüyorlardı. Anne kız ellerinde kitap defter, her akşam Recep amcanın kapısındalar.Recep amca soruları çözerken terler dökerdi. Neden bu kadar terliyordu?

Güler’in matematiği zayıftı. Öğretmeni öldükten sonra doğru dürüst gerçek bir öğretmene kavuşamamıştı. İlk okul 4.sınıfta Sefa bey diye değerli bir öğretmen nihayet gelmişti. Ama o da ders saatlerinin büyük kısmını okula tablo yapmakla geçiriyordu. Aynı zamanda ressamdı .

Recep amca deyince nerelere geldik değil mi? Recep amca Güler’in hayatında daha başka çok önemli bir şeyler de yapmış meğer. Büyük sır açıklandı o gün. Beden eğitimi dersinden hep zayıf aldığı halde , ikmale hiç kalmamıştı Güler. Sabah beşte kalkar, etüt saatine kadar kasa atlama çalışırdı. Bir defasında öğretmen Gülsen hanım gece nöbetçisiymiş, onun ne kadar çok çalıştığını gözüyle görmüştü . İyi veya kötü beş kasayı atladığı halde yine zayıf almıştı Güler. Ağlamaklıydı.

Büyük sır.Aslında utanç verici bir şey. Güler’in sınıfı geçmesi karşılığında Erkek Sanat Okulunda öğretmen olan Recep amca oradaki zayıf bir öğrenciye geçer not veriyormuş.Öğrenci ise Gülsen hanımın eşinin küçük erkek kardeşi,

Güler, o gün öyle utandı, öyle utandı ki. Bir acı çöktü içine .Ömrünün son günlerine geldiği bu günlerde bile içinde yara.

Öğretmenlik zor meslek.Herkes öğretmen olmamalı. Kırk yıl önce öğretmen okulları yatılı öğrenci alıyor ,anne babalar öğretmenlere öyle çok değer veriyordu ki. “Hocam eti senin kemiği bizim “

Yatılı okullarda bu söz nasıl uygulandı dersiniz?

11

Öğretmen okulu giriş kapısı

Öğretmen Okulunda sonraki yıllarda çok önemli olaylar olmadı . Lise 1. sınıf mı yoksa Lise 2. sınıf mı çok net hatırlamıyor şimdi Güler. Bando takımı kurulacak diye bir söylenti dolaşmaya başladı. . Güler hiç ilgilenmedi. Her şeyden herkesten korkuyordu. Bando takımı ile de hiç bir bilgisi yoktu. Millette bir heyecan bir heyecan. Ne oluyordu bunlara ? Bando takımı da neymiş?

Bir müddet sonra çoğu arkadaşın heyecanı söndü. Çünkü bandoya eli yüzü düzgün güzelce kişiler alınacakmış diye bir söylenti çıkmıştı. Güler’in umuru değil. Günlerden bir gün son ders sonrası sınıfta otururken ,bir arkadaşı Güler’in yanına geldi. Samimi bir arkadaşı değildi. “Bandoya katılmalısın “dedi.”Güzelsin”.

Güler şaşkınlıkla baktı arkadaşa.”Güzel miyim” diye düşündü. Farkında bile değildi güzelliğinin. “İstemiyorum”dedi. Korkuyordu. Arkadaşı sesli bir şekilde seçmelere katılmasını söyleyince , daha da korktu, sırada büzüldü. Fakat korkunun ecele faydası yokmuş . Sınıfta bulunan bir kaç kişi bu olaya seyirci durumundaydılar. Güler’in “istemiyorum” dediğini duyunca yanına geldiler.”Yürü bakalım,seçmelere katılacaksın “diye bağırıştılar. Kimdi bu arkadaşlar ?Güler şimdilerde hatırlayamıyor bu kişileri.

Biraz sonra Güler önde üç kişi arkasında koridorda göründüler. Güler durursa sırtından itiyorlardı onu. Böylece aşağı katta bir odanın önüne geldiler. Arkadaşlar kapıyı açıp Güler’i içeri attılar. Müzik öğretmeni Şenel Bey’in tam önüne gelmişti. Öğretmen biraz şaşırdı ama bozuntuya vermedi. Çok kibar bir beyefendiydi. Öğrencilere prenses muamelesi yapıyordu.

Şenel Bey, bando için zil çalacak öğrenciyi seçmek için o odadaydı. Yanında da Yazıcı diye soyadı ile seslendiğimiz bir arkadaşımız vardı. Zil çalmak istiyordu. “Haydi bakalım sıra ile zil çalın dedi. Güler hayatında ilk kez zil görüyodu. Önce Yazıcı çaldı. Güler’in kalbi küt küt küt. Yazıcı’dan sonra eline aldı zilleri. Yazıcı’nın yaptığı gibi O’ da çaldı.Kendisinin seçilmeyeceğine yüzde yüz emindi.

Az sonra kulaklarına inanamadı. Ne diyordu Şenel Bey?”Kura çekeceğim çocuklar” Kura çekildi. Güler , zil çalacak kişi oldu. İnanamamıştı.

Yıllar yıllar sonra çok yakın zamanda Yazıcı ile bu konuyu konuştu Güler. Yazıcı Şenel öğretmenle çok samimi olduğunu ,hatta müzik atölyesinin anahtarını kendisine verdiğini söyledi. Kendisi daha güzel çaldığı halde seçilmemişti. Şenel öğretmenin neden kuraya başvurduğu bir bilinmez olarak geçmişin sayfalarında kalmıştı. Hatta bir müddet, çok uğraştığı halde zil çalmayı beceremedi bando içinde Güler. Şenel öğretmen ses çıkarmadı.Kısa süre içinde Güler bandoya adapte oldu ve zili zevkle çaldı.

12

Öğretmen Okulu’nda Güler çok korkaktı. Buna rağmen bazen yanlış şeyler yapmıştı . Öğretmen Okulu’nun iki okulu vardı.Birisi eski, diğeri yeni bina. Ayrıca İş Atölyesi, Spor Salonu, Tarım dersi malzemelerinin konduğu küçük evler vardı.

Bir gün yalnız başına bahçeye çıktı Güler. Eski binanın arkası eski stadyumdu. Aynı zamanda okuduğu ilk okulun arka tarafında yer alan çok büyük bir alandı ve boştu. Eski binanın arkasına dolaştı. Bunu çok da korktuğu halde yapmıştı. Birden bacaklarında bir hareket hissetti. O da ne ? Çığlık atacaktı ama kendine hakim oldu.Bacaklarındaki hereket kendi kedisine aitti. Kendisini yatılı okula bırakan ailesi, kedisini de sokağa bırakmıştı. Nasıl bulmuştu onu? Nereden gelmişti? Çok sevindi.Hasretle sarıldı ona. O an tüm zaman durmuştu sanki. Gözleri dolmuştu. Güler çok mutluydu, kedi çok mutluydu.

Aniden nerede olduğunu hatırladı. Korku ile titredi. Kendisini buraya geçtiği için disipline verebilirlerdi. Kediye kötü davranabilirlerdi. Kediye sımsıkı sarıldı, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. “Git buradan, bir daha gelme sakın,hemen git “dedi. Kediyi bıraktı. Arkasına bakmadan Eski bina okulun ön tarafına sessizce geçti.Kimse onu görmemişti.

Bu okulda acı anılar da oldu . Öğretmenlerin bazıları deyim doğruysa eli maşalıydı. Özellikle gece nöbetçisi oldukları zamanlarda. Öğretmen okulları o zamanlar öğretmenlerin tercih ettikleri okullardı. Özellikle kız yatılı okulları. Ancak gece nöbeti öğretmenlere ağır geliyordu. Evlerinden, eşlerinden, çocuklarından ayrı bir gece geçiriyorlardı. Bu gün olduğu gibi akıllı telefonlar, internet , Tv gibi güzellikler olsa mutlu olurlar mıydı ? Bunun acısı da öğrencilerden çıkıyordu. Çok tahammüsüz davranıyorlardı. Suratlar daima asık, sert ifadeler, sınıfta es kaza ses çıkarmış bir kaç öğrenci varsa ve sınıf başkanı numarasını yazmışsa vay ki vayyy.. Yandı onların çırası. Güler’in numarası da bir kez yazılmıştı ve Nebahat Karadeniz denilen bir öğretmen tarafından tekme tokat dövülmüştü. Ailesine bunu hiç bir zaman söylemedi. Keşke babasına söyleseydi.

Güler’in yatağının altında ,o zamanlar yeni çıkan tüp halinde küçük bir balı vardı.Annesi şubat tatilinde eve gittiğinde vermişti ona. Çoğunlukla aç kalkıyordu yemeklerden. Bunun da sebepleri vardı. Sınıf listesinde en baştan ikinci numara ona aitti. Genel olarak ilk dört numara diğer sınıfın son numaraları ile yemek masasında oturuyordu.Eğer öğlen yemeğinde Güler’in sınıfını öğretmen sınıftan geç bırakırsa , yani dersi uzatırsa , daha önce çıkan diğer sınıf yemeği bitirip gidiyordu. Güler ve üç arkadaşı aç kalıyordu. Bu konuda hiç kimseye bir şikayette bulunmuyorlardı. Bir de Güler kıymalı yemek yemiyordu. Asla..

Günlerden bir gün öğlen yemeğinde Zümrüt’le Güler paylarına düşen yarım dilim ekmeği ceplerine koymuşlardı. Balı bu ekmeklere sürüp yemek istiyorlardı. Daha balı yerinden alamamışlardı ki , yatakhane kapısı sonuna kadar açıldı. Eyvah! Nimet Avlacıoğlu ve Semahat Mançuan öğretmenler ..Nöbet değişimi için yatakhaneleri geziyorlar. Nimet öğretmen adeta gürledi. “Ne yapıyorsunuz siz burada” . Güler ve Zümrüt adeta nefes almıyorlar. Elleri ve ayaklarını hissetmiyorlar. donmuş kalmışlar . “Çabuk buraya gelin”

Gittiler. Nimet hoca Güler ve Zümrüt’e birer tokat attı.Semahat hanım suratı asık,izlemekle yetindi.

Nimet hoca çok sevecen bir öğretmen değildi. Daima asık bir surat. Kendisi gibi yaşlı ve asık suratlı bir koca , torunları gibi duran bir kız çocuğu ile aile durumundaydı. Yakasından kombinezonu görünür ,eteğinin altından kombinezonu sarkardı. Saçı başı hiç taranmaz, mutsuz bir ifade ile alt dudağını sarkıtarak gezerdi. Güler onu filmlerdeki zenci yaşlı kadınlara benzetir ve korkardı.

Semahat hoca Güler’in ailesi Bolu’da otururken karşı evde oturuyordu. Güler ona bu sebepten sempati duyuyordu. Ama Semahat hanım ,galiba onu hatırlamıyordu. Bir tebessüm bile etmiyordu.

Genel olarak Bolu Kız Öğretmen Okulu Öğretmenleri asık suratlıydı. Dünya yanmış, altında kalmışlardı . Neydi dertleri bilinmez. Hepsi mi dertliydi ?Kimisi çok sert ,azarlayan ,kimisi çok sert tokatlayan , kimisi gelişi güzel bir ders verip,sınıfta ve koridorda veya bahçede hiç bir öğrenciyi görmeyen ,ilgisiz kişilerdi.

Okulun Eğitim ve Öğretimi Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Atatürk İlke Ve İnkılaplarına uygun bir şekilde düzenlenmişti. Teneffüslerde ve öğle aralarında Klasik Müzik tüm koridorlarda hatta bahçede dinletiliyordu. Bu durum Güler’in çok hoşuna gidiyordu.

Okulda çoğunluk öğrenci nasıl davranılırsa davranılsın hayatından memnundu. Çünkü bu okula gelmemiş olsalardı, başka bir okulda okuma şansları yoktu. Kendilerine karşı olan davranışları olduğu gibi şikayetsiz kabul etmişlerdi. Adeta üç maymunu oynuyorlardı. Şimdilerde Güler , bu anıları hatırlattığında asla hatırlamıyorlar, başkalarının anısı gibi dinliyorlar.

13

Öğretmen Okulu 5. Sınıfa geldiğinde bir şeyler değişti Güler’in hayatında. Derslerine çalışıyordu artık. Ailesine küskünlüğü azalmıştı. Aklı başına gelmişti nihayet. Öğretmenler de 5. Sınıf öğrencilerine karşı daha dikkatliydiler.

Yine de aksaklıklar vardı. Mesela okula berber getirip, tüm öğrencilerin saçlarını kulak üstüne kadar kısa kestirmek gibi. Ya da bayrak merasiminde bir öğrencinin gülmüş diye tüm okulun önüne çıkarılıp,tokatlanması gibi. Ailesinin ayağını sıcak tutsun diye aldığı çizme yüzünden , Güler’in sorguya çekilmesi gibi. Ya da etek boylarının dizin altında olması için herkesin önünde kısa eteklerin sökülmesi gibi.

Başka bir şey daha vardı ki, bu da çok önemli. Hiç bir cumartesi pazar rahat yoktu. Mutlaka bir yerde temizlik nöbeti oluyordu, Laboratuvarların biri, atölyelerin biri gibi. Okulun temizlik görevlileri ne yapıyordu acaba? Galiba sadece tuvaletleri temizliyorlardı. Hakkını yemeyelim .Tuvaletler her zaman çok temizdi.

Okulda değişik bir uygulama daha vardı. Bunun yararlı olduğu düşünülebilir. Yılda iki kez bir sınıf yemekhane ve koridor görevlisi oluyordu . Seçilen sınıf koridorları temizliyor, yemekhanede masaları düzenliyor, yemekleri taşıyor, yemeklerin yapılması için gereken malzemelerin hazırlanmasında görevlilere yardımcı oluyordu. Bu işler için kura çekiliyor ve adaletli davranılıyordu. Sınıf bu işlerin yapımı sırasında ders görmüyordu.

  1. Sınıfta griple başlayan hastalığı tedavi edilmediği için romatizmaya kadar uzanan Zümrüt 5. sınıfta yoktu. Güler’in sıra eşiydi. Günlerce sıranın üzerinde tüm dersler boyu yatmış ama hiç bir öğretmen tedavisi için girişimde bulunmamıştı. Şubat tatilinde ailesi rapor alıp, onu İstanbul İlk Öğretmen Okuluna aldırmıştı.
  2. sınıfta her şey daha güzeldi. Güler’in yeni bir arkadaşı vardı. Neriman. Çok çalışkandı ve Güler etkilenmişti. Öğretmenler de daha dikkatliydiler. Fakat bir öğretmen vardı ki, böyle bir öğretmen olabilir mi diye Güler şimdi bile şaşırıyor.

Perizat hanım..Tarih öğretmeni. Ders anlatımı sıfır .Ama kendisi çirkinleri sevmiyor. Aslında Allah herkese bir ayrı güzellik vermiş. Fark edebilirseniz tabii. Perizat hanım Miskin diye hitap ediyor ,beğenmediği tip öğrencilere. Karşılaştırma yapılsa çirkin gördüğü öğrenciler kendisinden çok daha güzel. İnsan aynaya bakmalı bazen.

Perizat hanım, öğrencilerin koktuğunu düşünüyor. Neden kokuyorlar demek lazım. Haftada bir kez banyo sırası geliyor. Daha saçını bile durulamadan banyo vaktin doluyor. Bu durumdan habersiz tabii kendisi.

Güler’in bu öğretmenle ilgili bir anısı var. 5. sınıfta ders çalışıyor dedik ya. Tarih dersine özel bir yeteneği var. Perizat hanımın dersinden o zamanki not sistemi neyse tam not almış. Mesela yüz.

Olur mu hiç . Güler öğretmenler odasına çağırılır. Tüm öğretmenlerin içinde azarlanmaya başlanır. Kimse onun dersinden bu güne kadar tam not alamamış. Güler nasıl olmuş da tam not almış. Bu sırada Eğitim Şefi Öğretmenler odasına gelir. Olayı görür ve yanlarına gider. “Hocam bu çocuk sessiz ama çalışkandır. Tam not alabilir.” der. Perizat hanım’dan Güler’i kurtarır. Yine de Perizat hanım ikna olmaz. Zayıf öğrenciler için yaptığı kurtarma yazılısına alır onu. Yıl sonuna kadar yazılı sınavlarda ayrı bir yerde oturmasını sağlar, ama ağzından bir övgü sözü çıkmaz..

BOLU KIZ İLK ÖĞRETMEN OKULU

14


Bursa

Güler öğretmen okulunu bitirmiştir. 17 yaşındadır Okul idaresi babasını çağırır. Çocuğunuzun yaşını mahkeme kararı ile büyütün,aksi taktirde tayin olamaz denir. Baba çok sevinir ve yalancı şahitlerle kızının yaşını bir yıl büyütür. Güler şok yaşar. Yalancılık sevmez,babasına kırılır.

Haziranda okul biter, temmuzda Güler tayin olur. Küçücük haliyle öğretmen olmuştur o. Bursa ,Yenişehir, Karaamca köyü ilk okuluna tayin olur. Kendisini büyümüş hisseder ama büyümeyi de hiç sevmemiştir. Zaten yaşla ilgili fobisi vardır. Bir yaş yalan yere büyütülmesi olayına da çok sinirlenmiştir.

Neden yaşla ilgili fobisi var? Çünkü annesinin ailesinde kendisinden altı ay küçükler bile ona abla demektedir.Abla olmayı hiç sevmez Güler.

Önce depo tayini olur.Bursa Nilüfer İlk Okuluna.Davet edilen günde oraya babası ile giderler. Gerisi Çalıkuşu romanına benzer biraz. Neden mi?

İlgili büroya babası ile gittiklerinde Güler’in tayin olduğu yerin belli olduğunu ,bir önceki gün kuraların çekildiğini,geç kaldıklarını öğrenirler. Tam itiraz edeceklerken çok güzel bir haberle karşılaşırlar. Tayin olduğu yer, Yenişehir’in en güzel köyüymüş. İlçeden köyün ışıkları görülüyormuş. Vasıta sorunu diye bir şey asla yokmuş.Yani Güler çok şanslıymış.Baba kız çok ama çok sevinirler. İlk defa bir kura çekiminde bana iyi bir şey çıktı diye düşünür Güler. Allaha şükreder.

Adeta koşarak ,uçarak Yenişehir’e giden baba kız ,oraya vardıklarında şaşırırlar. Karaamca köyü Yenişehir ilçesinin en uzak köyüdür. Bilecik sınırındadır. Vasıta bulmak da çok zordur. Haftada bir gün köyden traktör römorkuna binen köylüler pazara gelmektedir. Bunun dışında bu köye gitmek için jip denen bir arabayı kiralamak gerekmektedir. jip ,kenarları yeşil kalın bezle kaplanmış,askeri arabaya benzeyen kare görünümlü bir araçtır. Çok da pahalıdır. Babasının küçük memur maaşını düşünen Güler’in içi cız eder. Çaresiz bir jip kiralayarak köye ulaşırlar.

Okul ve öğretmen lojmanı yenidir. Okulun bir öğretmeni daha vardır ama o,kendi köyünde olduğu için anne ve babası ile oturmaktadır. Bu ilk okula ilk kez bir kadın öğretmen tayin olmuştur. Biraz köy hakkında bilgi edinirler. Çok fakir bir eski Türkmen köyüdür. Lojman olduğuna baba sevinir. Köyde elektrik ,evlerde su yoktur. İstanbul’a evlerine geri dönerler.

İstanbul’da baba kızına bir öneride bulunur.İstifa etmesini ve Bostancı’da bankada tanıdığı olduğunu oraya kendisini memur olarak yerleştirebileceğini söyler. Fakat Güler macera aramaktadır. Kabul etmez.

15


Yenişehir

Küçük Kız Öğretmen


Güler 17 yaşında dedik ya. Ama öğretmen olmuş. Kendisini büyümüş görüyor. Baba kızının yanına anneyi ve küçücük oğlunu da katıyor. Onları köye gönderiyor.

Köyün adı da bir garip geliyor Güler’e. Kara amca. Rivayete göre Osman Gazi’nin Gazilerinden Karatigin buraya yerleştirilmişti. Karatigin nasıl Karaamca oldu, işte bunu bilemiyoruz. Daha önce kimsenin oturmadığı bir öğretmen lojmanı vardı. Anne kız ve oğlancık oraya yerleştiler. Karşılıklı iki divan ,bir masa ,yerde bir kilim, mutfakta bir kaç kap kacak.. Evde su ve elektrik yok. Köyde de yok zaten.

Güler kıpır kıpır yüreği, heyecanlı ,ona macera gibi geliyor herşey. Anne çok genç. 37-38 yaşlarında, çok becerikli güçlü kuvvetli . Küçük oğlan ise içine kapalı, konuşmuyor. Halinden memnun mu belli değil.

Ertesi gün yılların öğretmeni edasıyla lojmanın hemen yanında olan okul binasına gidiyor Güler. Genç iki erkek öğretmen karşılıyor onu . Güler korkuyor onlardan . Belli etmiyor. Dört yıl yatılı okulda erkek öğretmenler dışında erkek kedi bile görmemiş. Ailesi İstanbul’da Anadolu yakasında ,Anadolu’dan gelmiş ,gariban ailelerin oturduğu bir semtte oturuyor. Annesi oldukça tutucu. Baba Cumhuriyet adamı denilen kişilerden biri ama o da muhafazakar. Böyle bir ortamda büyüyen Güler’in de oldukça tutucu görüşleri var. Erkeklerden çok utanıyor. Başını kaldırıp yüzlerine bakamıyor. Hem korkuyor hem de çok utanıyor.

İki erkek öğretmen bilgi veriyor. Adını hiç öğrenemediği bir tanesi tayin olmuş gidecekmiş. Adı Ramazan olan “Hoca hanım “diye kendisine hitap edince , kısa bir şaşkınlık geçirir küçük öğretmen kız. Ramazan Öğretmen “hoca hanım siz 1,2,3. sınıfları alın. Çok gençsiniz. 4 ve 5.sınıf öğrencileri devamlı sınıfta kalarak ilerledikleri için yaşça biraz büyükler “der. “Ben aynı zamanda okulun müdürüyüm hoş geldiniz köyümüze ve okulumuza “diye konuşmasını sürdürür. “Hoca hanım, hoca hanım ” diye içinden tekrar eder Güler öğretmen. Öğretmen okuluna gitmek onu çok mutsuz etmişti ama ,hoca hanım olmak da hoşuna gitmişti doğrusu. Kısık ve korkak bir sesle “teşekkür ederim ” diyebildi .

O gün akşam yemeğine Ramazan öğretmen onları evine davet etti. Anne kızı ve oğlu çekinerek gittiler. Yere bir örtü serilmişti. Üzerine az yüksek bir ahşaptan yapılmış seki gibi bir şey koymuşlar, onun üzerine de büyükçe bir tepsi (sini diyorlardı galiba) yerleşmişti. Oldukça yaşlı ama çok güzel, dişsiz bir kadın hizmet ediyordu. Misafirlere çok sıcak davrandı. Oğluna da İrmısan diye hitap ediyordu. Yemeğe katılmayan bir de baba varmış evde. Ortalara çıkmadı.

Yemekler güzeldi galiba. Güler hepsinden birer kaşık yedi. Aynı tabaktan yemeye alışkın değildi. Yemek sırasında Ramazan öğretmen Güler’e yaşını sordu. .17 olduğunu duyunca şaşırdı, “22 sanmıştım “dedi. Bu söz Güler’in içine taş gibi oturdu. “Ne demek istiyor bu adam. Ben o kadar yaşlı mıyım ” diye sinirlendi. Nereden bilsin Güler’in yaş fobisi olduğunu..

Ertesi gün Güler elinden geldiğince öğretmene benzer bir kıyafetle okula gitti. İstanbul’da mini etekle geziyordu ama köyde her zaman normal boyda elbise ve etek giydi. Ailesi giyim kuşam konusunda muhafazakar değildi.

Sınıfa girerken eli ayağı birbirine dolaştı adeta.3 sınıf bir aradaydı. 1. sınıflar bir tarafta ,2. sınıflar bir tarafta ,3. sınıflar bir taraftaydılar. Hepsi 20 gariban çocuk. Sessiz ve sakin, korkak oturuyorlardı. Küçük öğretmen kız son sınıftayken ilkokullara staj yapmaya gitmiş, biraz öğretmencilik oynamıştı. Rehber öğretmenler onu başarılı bulmuşlardı. Kendisine güveniyordu. Akşamdan günlük planını yapmış, dersini hazırlamıştı. Son dersten sonra eve giderken başarılı bir gün geçirdiğini düşündü. Eve geldiğinde annesinin suları doldurduğunu güzel yemekler yaptığını gördü. Sevindi. Ramazan öğretmenin şimdilik verdiği lüks denilen aydınlatıcı araç da anne ,kız ve oğlanın mutlu olmalarını sağladı.

Okula ,her çocuk elinde bir odunla geliyordu. Sınıflarda büyükçe bir soba vardı. Büyük çocuklar sobaları yakıyordu. Güler bir gün dahi soba ile tanışmadı, görüşmedi. Soba hep yanıyordu. Evde de annesi soba ile ilgileniyordu. Önceleri çocukların getirdiği odunlardan ısınırken , sonraları anne de odun satın almayı uygun görmüştü.

Okul ve lojman köyden uzakta ,adeta köye tepeden bakar bir konumdaydı. Bahçeye anne bir kümes yaptırdı. İçine bir kaç tavuk koydu. Çocuklarına taze yumurta yedirecekti.

Güler’in kardeşi bir müddet sonra gittikçe artan bir mutluluk yaşamaya başladı. Bir sürü arkadaşı olmuştu. Öğretmenin kardeşi olduğu için el üstünde tutuluyordu. Günün sonunda lojmanın bahçesinde , teneffüslerde okulun bahçesinde arkadaşları ile oyunlar oynuyordu. Bir de annesi “Ethem, Ethem “diyerek eve çağırıp dersin başına oturtmasaydı onu ne kadar güzel olacaktı.

Cumartesi günü Yenişehir’e köyden bir traktör gidiyormuş .Bunu haber alan anne kız ve oğlan bu traktöre binmek istediler. Fakat nasıl bineceklerdi? Anne Ramazan öğretmene baş vurdu. Sonuçta traktöre binmişlerdi. Sarsıla sarsıla giden traktörün arkasına bir oturma yeri eklenmişti. Römork diyorlardı. Oturma yerinin üst kısmına bir tente çekilmişti. Herkes sıkış sıkış oturmuştu ama mutluydular. Şehire gidiyorlardı. Paralar da toplandı. Çocuğa almadılar.

Yenişehir’de Ramazan öğretmen anne kız ve çocuğu yalnız bırakmadı. Onların temel ihtiyaçlarını almalarını sağladı. Güzel bir radyo ,güzel bir lüks aldılar. Gaz lambası da alındı. Güler ,Alexsandre Dumas’ın iki ciltlik Monte Kristo Kontu kitabını satın aldı. Ramazan öğretmen şaşırmıştı. Okumayı pek sevmiyordu. Monte Kristo Kontu Güler’in çok severek okuduğu bir kitap oldu. Çok romantik birisiydi.

Akşam üstü traktöre binip evlerine dönerken anne de kız da çocuk da mutluydular. Özellikle radyo onları çok sevindirmişti. Köyden oldukça uzak bir evde oturmuş olmaları onları hiç korkutmuyordu. Güler maaşını alınca annesine veriyordu, evi anne geçindiriyordu. Bir de şu Ramazan öğretmen asık suratı ile etrafa mutsuzluk saçmasaydı?

KARA AMCA KÖYÜNDEN BİR GÖRÜNTÜ

16

KARAAMCA KÖYÜ

O zaman için ilden ilçeden çok çok uzak bir yerdi Güler için bu köy.Şimdilerde araştırınca ilçeden 11 km uzaklıkta olduğunu gördü şaşırdı.Belki de yeni yollar yapılmıştı.

Annesi ile Karaamca ‘ya baktıklarında engebeli bir arazide kurulduğunu gördüler. Arazinin eğimine göre inşa edilen evler taş ve kerpiçtendi. Tek tük betonarme yapı vardı.

Sokaklar dar ve kırsal tipteydi. Zaman içinde köyün merkezinde cami kahvehane ve köy meydanı olduğunu fark ettiler.

Köy halkı tarım ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Buğday ayçiçeği ve mısır yetiştiriyorlardı.Genel anlamda fakir bir köydü.
Güler,tatillerde köyde kalmadığı için yaz mevsimini yaşamadı burada. Kışları çok soğuk değildi.

Doğal su kaynakları ve sarnıçları onları susuz bırakmıyordu.Çok yeşillik bir yer değildi.Köyün dışında ormanlık alanlar ve makiler vardı ama çok fazla değillerdi.İleriki zamanlarda Ramazan öğretmenin öğrencilerle birlikte köyü ağaçlandırmak için fazlasıyla uğraştığına şahit oldular Güler ve ailesi.

Meyve ağaçları ,özellikle üzüm bağlarına sahiptiler.

Köye geldiğinin sabahı kapı çalınmış ve gençten bir çocuk sepetle hediye üzüm getirmişti. “Hacıbabam yolladı” “Hacı baban da kim? “ “Şu görünen evde oturuyoruz.” “Adın nedir?” “Mustafa” “Teşekkür ederiz. Selam söyle. “ Küçük kız öğretmen Güler şaşırmış ve mutlu olmuştu.Köyün nüfusunu öğrenmek istedi,400 kişi var dediler.

Güler’in hep bir tarihe merakı vardı.Karaamca tarihini araştırdı. Antik çağlardan ,Bizans ve Osmanlı dönemi dahil yerleşim alanı olduğunu öğrenince tarihi yapıları görmek istedi. Zaman içinde antik devirlerin kral kraliçe mezarlarını, Osmanlı şehitliğini, fosil içeren kayaları gördü.

17

Hicaziye

Komşu kızı Hicaziye. Ertesi gün lojmanın kapısı yine çalındı. Orta boylu ,güzel gözlü siyaha yakın örgülü saçları olan bir kız..”Hicaziye ben” “Komşunuzum, aha şu evde oturuyoruz, Mustafa’nın ablasıyım “dedi. İçeri buyur edildi.


Evde kalmıştı ne yazık ki. Onbeş yaşında. 1970’li yıllar.. O köyde kızların evlenme yaşı, oniki onüç . Bir kaç kez nişanlanan Hicaziye henüz evlenememişti. Kısa sürede Güler’in en samimi arkadaşı oldu. Yıllarca Hicaziye’nin kınalı ellerinin sıcaklığını Güler hep hissetti.

Babasına Hacı diyorlardı. Çenesinin altında siyah sakalı,başında takkesi ,sevimli ve güler yüzlü. Evinin altında yola bakan tarafta bakkal işletiyordu. Annesi Muazzez. Hacı amcanın bilmem kaçıncı eşi. Karaamcalı değil. Aralarında epey bir yaş farkı olduğu belli . Güzel yüzlü, orta boylu ,en önemlisi de sıcacık dost bakan gözleri insana güven veriyor. Güler’in annesi ile bir müddet sonra dost oldular. İlkokulu yeni bitiren oğulları Mustafa Yenişehir’de orta okula gidiyordu. Saygılı oturmasını kalkmasını bilen çok efendi, şimdiden çok yakışıklı. Hacı amca kaç göç yapan birisi değil, Karşılıklı yapılan ev gezmelerine Hacı amca da katılıyor. Hacı amcaların üzüm bağları var. Evlerinin tavanlarına büyük üzüm salkımları asıyorlar. Bahçelerinde sık sık bağıran sevimli bir eşekleri , oradan oraya koşuşturan tavukları var.

Karaamca’da kısa süre içinde Güler ve ailesinin adeta akrabası oldular.Dostlukları yıllar boyu hep devam etti.